Akçakoca'da yıllardır kaderine terk edilen tarihi cezaevi binasının kütüphane ve kafe olarak yeniden ayağa kaldırılması bazı kesimler tarafından, "Bize kütüphane değil yol lazım" sözleriyle eleştiriliyor.
İlk bakışta haklı gibi görünen bu serzenişin altında elbette çözüm bekleyen yol sorunları var. Hiç kimse bozuk yolların düzeltilmesini istemesin denilemez. Ancak burada sorulması gereken asıl soru şu:
Bir şehir aynı anda hem yol yapamaz hem de kültürel yatırım gerçekleştiremez mi?
Kamu yatırımları tek kalemden yürümüyor. Yol için ayrılan bütçe başka, kültürel mirasın restorasyonu için kullanılan kaynak başka. Tarihi bir yapıyı restore etmek için ayrılan ödenek, çoğu zaman "asfalt yapalım" diye başka bir alana aktarılamıyor.
Üstelik söz konusu yapı sıradan bir bina değil. Yıllarca atıl kalan, her geçen gün biraz daha yıpranan tarihi bir eser. Eğer bugün restore edilmezse, yarın belki de tamamen yok olacak. O zaman da "Neden bu tarihi bina korunmadı?" diye soracağız.
Akçakoca yalnızca deniziyle değil, tarihi ve kültürel değerleriyle de turizmden pay almak istiyor. Bunun yolu da geçmişi koruyup geleceğe taşımaktan geçiyor. Kütüphane olacak bu yapı sadece kitap okunacak bir yer olmayacak; öğrencilerin ders çalışacağı, gençlerin vakit geçireceği, turistlerin ziyaret edeceği yeni bir yaşam alanına dönüşecek.
Elbette yollar yapılmalı.
Elbette altyapı eksikleri giderilmeli.
Ama bunlarla kültürel yatırımları birbirine rakip göstermek doğru değil.
Bir şehir sadece asfaltla büyümez. Kütüphaneleriyle, meydanlarıyla, parklarıyla, tarihi eserleriyle ve sosyal yaşam alanlarıyla kimlik kazanır.
Akçakoca'nın ihtiyacı aslında "ya yol ya kütüphane" değil; hem düzgün yollar hem de geleceğe bırakılacak kalıcı eserlerdir. Birini savunurken diğerini yok saymak, şehrin uzun vadeli gelişimine haksızlık olur.



